![]()
Öz
Bu makalenin amacı Osmanlı imparatorluğundaki kamusal alanların siyasi, dini, kültürel etkilerini ve işlevleri bu mekanların Osmanlı halkının günlük hayatındaki öneminden bahsetmektir. Makalede bahsedilen kamusal alanlar şunlardır : Cami, hamam, çarşı, pazar, bedesten, hanlar, kervansaraylar, kahvehaneler, mesire yerleri. Bu makalede bu mekanların sadece temel işlevlerinden ibaret olmadığı; dini, siyasi, kültürel alanda etkileri olduğu anlatılmış, bu etkilerden bahsedilmiştir. Ayrıca bu mekanların siyaset ve din nezdindeki karşılıkları, devlet erkanı ile din adamlarının bu mekanlara ve bu mekânlarda yapılan aktivitelere bakış açısı ele alınmıştır. Ayrıca bu kamusal alanların bazılarının modernleşme ile geçirdiği dönüşüme değinilmiştir
Abstract
This article aims to examine political, religious and cultural influence and functions of public spaces in Ottoman empire this article also aims to mention the importance of this places in daily life of people of Ottoman empire. Public places that mentioned in this article is : Mosque, bathhouse, bazaar, market, inn, caravanserai, coffeshops, recraiton areas. It is mentioned in this article that this places are not only about their basic purposes and they also influence religion, politics. culture and its talked abouut this influence. Also this article mentions opinions of religious and political figures about this places and activities done in this places. And this article also mentions the transformation of this places under modernization
GİRİŞ
Kamu kelimesi TDK Türkçe sözlüğe göre: “Halk hizmeti gören devlet organlarının tümü” , “Bir ülkedeki vatandaşların bütünü; amme” manalarına gelir. Yine TDK Türkçe sözlüğüne göre kamusal alan “Kamuya ait, kamu ile ilgili işlerin yapıldığı yer.” Manasına gelir . “Kamusal alan” kavramı, İlk olarak Alman düşünür Jurgen Habermas tarafından ortaya atılmıştır. Habermas’a göre kamusal alan, toplumsal yaşamda kamuoyunun içinde oluştuğu alandır. “Kamusal alan kavramını ortaya atmış olan Alman düşünürler Hannah Arendt ve Jurgen Habermas, bu kavramın çıkış noktası olarak, özel ve kamusal ayrımını Yunan şehirlerindeki “oikos (ev) ve polis(şehir)” ikilemi üzerinden tanımlamışlardır. Arendt, kamu teriminin iki açılımı olduğunu, bunlardan birincisinin “herkes tarafından görülebilir ve duyulabilirlik”, diğerinin de “içinde özel olarak bize ait olandan ayrı, hepimiz için ortak olan bir dünya” olduğunu ifade etmiştir. [1] . Bu makalede bu kavramlar üzerinden belirlenmiş Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki kamusal alanların tanımları yapılıp, bu alanların tarihi ve gelişimi, işlevleri, Osmanlı vatandaşları için önemi ve günlük hayattaki yeri, sosyal, kültürel ve siyasi etkileri gibi konular üzerinden bilgi verilecektir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda kamusal alanlar, gündelik yaşamın merkezinde yer almakta ve toplumun sosyal, kültürel ve ekonomik yapısının şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamaktaydı. Bu alanlar, farklı işlevleriyle kamusal hayatın temel unsurlarını oluşturmuştur. Ekonomik merkezler olarak pazar, çarşı ve bedestenler, ticari faaliyetlerin yoğunlaştığı mekânlar olmanın yanı sıra bireyler arası etkileşimin gerçekleştiği sosyal alanlar niteliği de taşımaktaydı. Dini ve toplumsal merkezler olarak camiler ise yalnızca ibadet edilen mekânlar olmayıp, aynı zamanda halkın bir araya geldiği, haberleşmenin sağlandığı ve toplumsal sorunların müzakere edilerek çözüme kavuşturulduğu kamusal alanlar olarak işlev görmüştür. Kültürel ve eğlence amaçlı kamusal alanlar arasında özellikle kahvehaneler öne çıkmakta; bu mekânlarda şiir dinletileri, meddahlık gibi sözlü anlatı geleneğine dayanan etkinlikler ve çeşitli halk eğlenceleri düzenlenmekteydi. Bunun yanı sıra açık kamusal alanlarda şenlikler ile cirit, okçuluk ve güreş gibi sportif faaliyetler icra edilmekteydi. Bu bağlamda cami, hamam ve çarşı gibi kamusal mekânların, Osmanlı toplumunun gündelik yaşamında ve toplumsal örgütlenmesinde merkezi bir konuma sahip olduğu görülmektedir.
Bu makalede sırasıyla bazı kamusal alanların işlevi ve tarihi etkileri gibi konulara değinilecektir. Aynı zamanda bu mekanların ortamının günlük hayata kıyasla nasıl olduğunun. Toplumsal kural ve yasaların uygulanmasında ne gibi değişiklikler olduğundan da bahsedilecektir. Bu mekanlar şu şekildedir: Camiler, Hamamlar, Mesire yerleri, Hanlar ve kervansaraylar (hanlar ve kervansaraylar işlevleri ve sosyal alandaki rolleri). Bunlar Osmanlı toplumundaki en önemli kamusal alanların büyük bir kısmını oluşturlar ve bu mekanlarla ilgili bilgi sahibi olmak Osmanlı imparatorluğundaki önemli olayları ve sosyal yapıyı anlamanın önemli bir parçasıdır.
CAMİLER
Camiler günümüzde de toplumsal yaşamın bir parçası olmakla beraber daha çok ibadetle sınırlandırılmış yapılardır. Osmanlı toplumunda ise caminin rolü çok farklı olup cami günlük hayatın merkezinde konumlanmıştır. Osmanlı şehirlerinin temel taşı mahallelerdi ve her Müslüman mahallesinin merkezi ise camilerdi. Özelikle akşam ve yatsı namazlarını cemaatle kılmayan erkek vatandaşlara hoş gözle bakılmazdı hatta bazı durumlarda mahalleden ihracı istenmiştir.[2] Aynı zamanda caminin imamı da mahallenin temsilcisi olarak görülür hatta mahkemelerde imama şüphelinin namazlara katılıp katılmadığı sorulurdu. Aynı zamanda cami mahallelinin günde beş, en azından iki kez buluştuğu bir yer olarak en önemli sosyalleşme ve haberleşme mekanıydı. Caminin şehir merkezi olma durumuna örnek olarak Osmanlı şehirlerinin merkezini anlatan Cami-Hamam-Çarşı üçlemesi örnek verilebilir. Zira bu sayılan üç mekan diğer toplumsal mekanlardan daha önemliydi ve günlük hayata en fazla yeri kaplayanlardı.
Caminin bizzat kendisinin çok sayıda işleve sahip olmasının yanı sıra, Osmanlı kent dokusunda mahallelerin merkezi konumunda bulunduğu görülmektedir. Daha büyük ölçekli camiler ise yalnızca ibadet mekânı olarak değil, aynı zamanda farklı kamusal kurumlara ev sahipliği yapan yapılar olarak işlev görmüştür. Bu noktada, her mahallede bulunan küçük ölçekli camiler ile devlet erkânı tarafından inşa ettirilen büyük camiler ve özellikle sultanlar tarafından yaptırılan selatin camileri arasında bir ayrım yapmak gerekmektedir.
Camilerin büyük çoğunluğunu oluşturan mahalle camileri genellikle müstakil yapılar olup, kendilerine bağlı başka kurumlar barındırmamaktadır. Buna karşılık, daha büyük camilerde ve özellikle selatin camilerinde külliye modeli karşımıza çıkmaktadır. Selatin camileri, sultanların doğrudan talimatı ve maddi desteğiyle inşa edilen, Osmanlı mimarisinin en görkemli camileri arasında yer almaktadır. Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan Süleymaniye Camii ve Külliyesi ile Sultan II. Selim tarafından inşa ettirilen Selimiye Camii bu yapılar arasında öne çıkan örneklerdir.
Külliye kavramı, Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğü’nde “bir caminin çevresinde cami ile birlikte kurulmuş medrese, imaret, sebil, kütüphane, hastane vb. yapıların bütünü” şeklinde tanımlanmaktadır. Külliyeler bünyesinde medrese (eğitim kurumu), darüşşifa (hastane), hamam, kervansaray gibi çeşitli ortak kullanım alanları bulunmakta; bu yapılar, toplumun farklı ihtiyaçlarına cevap veren bütüncül bir kamusal merkez işlevi görmektedir. Bu çok işlevli yapıların cami etrafında örgütlenmesi, caminin Osmanlı toplumundaki merkezi konumunu daha da pekiştirmiştir.
Bununla birlikte, İslam dininde namaz ibadetinin cemaatle kılınmasının temel esaslarından biri, toplumun farklı kesimlerinden bireylerin bir araya gelerek ibadeti birlikte gerçekleştirmesidir. Bu durum, Osmanlı toplumunda en zengin ve nüfuzlu bireylerden en yoksul ve güçsüz bireylere kadar herkesin aynı mekânda bulunmasına imkân tanımıştır. Söz konusu uygulama, sosyal eşitlik duygusunu güçlendirmiş ve bireylerin birbirlerinin yaşam koşullarını daha yakından tanımasını sağlamıştır. Her ne kadar padişahlar ve aileleri için cuma namazlarında Hünkâr Mahfili adı verilen özel bölümler bulunsa da, padişahın halka açık bir şekilde camiye gelmesi, halkın dilek ve şikâyetlerini doğrudan iletebilmesine olanak tanımıştır. Nitekim cuma selamlığına çıkan ve her hafta farklı bir camide namaz kılan padişahın atının eyerine halk tarafından dilekçeler bırakılabildiği ve bu dilekçelerin dikkate alındığı bilinmektedir (Kazancı, 2006: 6; Ortaylı, 1987: 115).
Camiler, ibadetin icra edildiği mekânlar olmanın ötesinde, özellikle cami avlularında ibadet öncesinde ve sonrasında insanların karşılaştığı, sohbet ettiği ve toplumsal ilişkiler kurduğu alanlar olarak da işlev görmüştür. Bu yönüyle camiler, yönetilenlerin bir araya geldiği ve kamusal etkileşimin yoğunlaştığı mekânlar niteliği taşımaktadır. İstanbul’daki bazı camilerin belirli tarikatların denetiminde olması, bu mekânların söz konusu tarikatların yönetime ve toplumsal düzene bakışlarını yansıtmasına da zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda camiler, Osmanlı’nın her döneminde önemli bir “halkla ilişkiler” mekânı olmuştur; burada gerçekleştirilen dini sohbetler, vaazlar, hutbeler ve avlu konuşmaları kimi zaman yönetime yönelik eleştiri, kimi zaman onay, kimi zaman ise uyarı ve tehdit içeren bir nitelik taşımıştır.
Sonuç olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nda camilerin toplumdaki yeri, günümüzdeki işlevlerinin çok ötesinde bir öneme sahiptir. Camiler yalnızca ibadet edilen mekânlar olmayıp, toplumun her kesiminin bir araya geldiği, şehir yaşamının ve gündelik hayatın merkezinde yer alan kamusal alanlar olmuştur. Özellikle büyük camiler, külliyeler aracılığıyla farklı kamusal kurumları bünyesinde toplayarak çok yönlü bir merkez işlevi üstlenmiştir. Bu mekânlar, farklı toplumsal sınıfların bir araya gelmesine, yönetilenlerle yönetenler arasında doğrudan iletişim kurulmasına ve hatta halkın taleplerini doğrudan padişaha iletebilmesine imkân tanımıştır.
HAMAMLAR
Osmanlı İmparatorluğunda hamamlar toplumsal hayatın merkezinde yer almaktaydı. Camiler kısmında bahsedilen cami-hamam-çarşı üçlemesinin ikinci kısmıydı. Osmanlı imparatorluğu döneminde dünyanın geri kalanı gibi büyük konaklar ve saraylar dışında ailelere ait temizlenme yöntemleri sınırlıydı. Bu ihtiyacı gidermek için bir mahallenin paylaştığı hamamlar mevcuttu. Küçük kasabalarda dahi hamamlar mevcuttu[3]. Osmanlıda ve genel olarak İslam kültüründe temizlik çağdaş kültürlere göre çok daha önemliydi. Özelikle Avrupa da duş almaya iyi gözle bakılmazdı. Fakat Osmanlı’da temizlik dolayısıyla hamam çok önemliydi. Bunun nedeni biraz kültürel ama genel olarak dinîydi. Çünkü bilindiği üzere İslam dininde “Temizlik imandandır” hadisinde görüldüğü üzere temizlik çok önemlidir. Yine İslam dininde ibadetlerin yapılması için abdest ve gusül abdesti şartı vardır. Aynı zamanda hamamlara sağlık açısından da önem verilip tedavi amaçlı da kullanılırdı. Bunların sonucu olarak Osmanlı’da hamamlar toplumsal ve kültürel olarak çok önemliydi. Hamamlar dışarıdan normal binalar gibi görünse de içi beyaz mermerlerle kaplıydı ve özelikle saray hamamları oldukça ihtişamlıydı[4].
Hamamların İşlevleri
Dini İşlevleri: Hamamlar, Müslümanların ibadetleri için zorunlu olan gusül abdestini aldıkları mekânlardır.
Sağlık İşlevi: Hamamlarda bulunan buhar ve sıcak su, deri hastalıkları, kas ağrıları ve romatizmanın tedavisinde kullanılmıştır. Ayrıca hamamlar aracılığıyla sağlanan toplumsal hijyen, hastalıkların yayılmasının önüne geçmiştir.
Sosyal İşlevler: Hamamlar aynı zamanda insanların bir araya geldiği sosyal mekânlardı. Bu noktada özellikle kadınlardan bahsetmek gerekir. Dönemin koşullarında kadınların sosyal hayatı günümüze kıyasla daha kısıtlıydı ve diğer kamusal alanlar büyük ölçüde erkeklere yönelikti. Ancak hamamlar bu durumun istisnasını oluşturuyordu. Yalnızca kadınlara ayrılmış hamamlar bulunduğu gibi, kadın ve erkek bölümleri ayrı olan hamamlar da mevcuttu. Bu mekânlar, kadınların sosyalleşebildiği önemli alanlardı.
Ekonomik İşlevi: Hamamların mülkiyetinin vakıflara ait olması oldukça yaygın bir durumdu. Bu hamamlar, bağlı bulundukları vakıflara düzenli gelir sağlamaktaydı.
Hamamların Tarihi
Osmanlı’daki hamamların tarihi, Osmanlı Devleti’nin kurulduğu topraklarda çok eski dönemlere dayanmaktadır. Özellikle Doğu Roma İmparatorluğu döneminde hamamlar, Osmanlı’daki gibi şehir hayatının önemli bir parçasıydı. Türklerin özellikle İslam dininden aldıkları temizlik anlayışının bu geleneklerle birleşmesi sonucunda, günümüze kadar devam eden hamam kültürü ortaya çıkmıştır. “Hamam” kelimesi, Arapça “çok ısıtan” ve “kaplıca” anlamına gelen ḥammām (حمّام) kelimesinin Türkçedeki telaffuzundan gelmektedir. Bu kadim gelenek ve kültür, bugün dünyanın pek çok yerinde Türk hamamının tanınmasına neden olmuştur.
Hamam Kültürü
Osmanlı döneminde hamamlara girilen günler açısından bir sınırlama bulunmamakla birlikte, genellikle hamama gidilen gün cuma gününden önceki gün olması nedeniyle perşembe günüydü. Zamanla hamamlarda çeşitli sosyal etkinlikler yapılmaya başlanmıştır. Bunlar arasında kadınlar için evlenmeden önce düzenlenen gelin hamamı ve doğumdan sonra yapılan doğum hamamı yer alır. Bu etkinlikler genellikle toplu şekilde gerçekleştirilirdi. Erkekler için ise evlilik öncesinde damat hamamı düzenlenir, ayrıca erkek çocuklar için sünnet sonrasında sünnet hamamı yapılırdı. Hamamlar yalnızca temizlenme amacıyla kullanılan yerler değildi; hamamlarda uzun saatler geçirilir, sohbet edilir, su ve hatta kahve içilirdi. Bu durum özellikle kadınlar için daha yaygındı.
Hamamdaki Kadınlar
Osmanlı döneminde kadınlar evden sık sık dışarı çıkmazdı ve diğer sosyal mekânlar büyük ölçüde erkeklere yönelikti. Hamamlar ise bu açıdan istisna teşkil eden, kadınların bir araya gelebildiği nadide mekânlardandı. Bu nedenle kadınlar hamamları yalnızca yıkanmak için değil, pek çok farklı amaçla kullanmaktaydı. Bu konudaki bilgilerimizin önemli bir kısmı, İstanbul’u ziyaret eden bir hanım olan Grace Ellison tarafından kaleme alınan eserden gelmektedir. Bu esere göre kadınlar hamamlarda sabahtan akşama kadar vakit geçirir; yanlarında yemek getirir, kahve içer ve şarkı söylerlerdi. Ellison’a göre hamamlar dışarıdan bakıldığında sade görünse de iç mekânları oldukça görkemliydi ve mermerlerle kaplıydı. Hamamlar farklı bölümlerden oluşur; bölümler ilerledikçe suyun, ortamın ve zeminin sıcaklığı artar, etraf yoğun buharla kaplanırdı. Su bazen o kadar sıcak olurdu ki soğuk suyla karıştırılmadan kullanılması mümkün olmazdı.
ÇARŞILAR, BEDESTENLER VE PAZARLAR
Günümüzde insanların sosyalleştiği alanların başında alışveriş merkezleri gelmekteyse, Osmanlı döneminde de insanların sosyalleştiği alanların başında çarşı, pazar ve bedestenler yer almaktaydı. Daha önce de bahsedildiği üzere cami–hamam–çarşı üçlemesinin üçüncü unsurunu oluşturan çarşılar, diğer ikisi gibi Osmanlı toplumunun sosyal hayatında önemli bir yere sahip olup şehirlerin merkezini oluşturmaktaydı. İnsanlar en temel ihtiyaçlardan dönemin lüks tüketim mallarına kadar pek çok ürünü bu alanlardan temin ederken, esnaf da ticari faaliyetlerini burada yürütmekteydi. Çarşılar, ticari önemlerinin yanı sıra sosyal hayatın da oldukça canlı olduğu mekânlardı. Bu başlık altında genel olarak alışveriş yapılan yerler ele alınacak; çarşı, pazar ve bedestenlerden bahsedilecektir. Ancak pazarların durumu çarşı ve bedestenlerden ayrıdır. Tarihçiler, pazarları temel ekonomik sistemin dışında değerlendirmiş; ekonomik sistemi oluşturan yapıların çarşı, bedesten ve hanlar olduğunu ifade etmişlerdir.
Çarşılar, belirli meslek gruplarına göre ayrılmaktaydı; örneğin kuyumcular, baharatçılar ve kumaşçılar gibi esnaf grupları kendi bölümlerinde faaliyet gösterirdi. Çarşılar genellikle sabit ve kapalı mekânlar olup buralarda yapılan alışveriş, gündelik hayatta kullanılan mallardan ithal ürünlere kadar geniş bir çeşitlilik göstermekteydi. Çarşıların üstü açık ya da kapalı olabilirdi; üstü kapalı olan çarşılara “arasta” adı verilirdi. Çarşı denildiğinde akla gelen ilk örneklerden biri olan Kapalıçarşı, bu sistemi anlamak için önemli bir örnektir. Kapalıçarşı’nın içerisinde farklı sokaklar bulunur ve her sokakta farklı meslek grupları faaliyet gösterirdi. Çarşılarda çeşitli meslek gruplarına ait loncalar bulunmaktaydı. Bu kurumların geçmişi, 11. yüzyılda kurulan ahilik teşkilatına dayanmaktadır. Her loncanın başında bir şeyh ya da pir yer alırdı. Ayrıca her loncanın, üzerinde kendi simgesinin bulunduğu bir bayrağı bulunmaktaydı.
Pazar kültürü, günümüzde de günlük hayat içerisindeki varlığını sürdürmektedir. Pazarların sabit bir mekânı olmayıp haftanın belirli günlerinde kurulurdu. Pazarlarda satılan malların büyük çoğunluğu kırsal alanlardan gelen meyve, sebze, süt ve yumurta gibi günlük tüketim ürünleriydi; bunun yanı sıra tekstil ürünleri, ev eşyaları ve küçük zanaat ürünleri de pazarlarda satılmaktaydı. Özellikle büyük şehirlerde pazarların kurulduğu günler adeta şenlik havasında geçer ve bu günler insanların sosyalleştiği zamanlar olurdu. Pazarlarda satış yapan kişilerin farklı köy ve mahallelerden gelmesi, pazarların farklı bölgelerde yaşayan insanların bir araya gelmesini ve sosyalleşmesini sağlamaktaydı. Osmanlı döneminde pazarlarda da diğer ticaret mekânlarında olduğu gibi ürünlerin fiyatı ve kalitesi sıkı bir şekilde denetlenirdi. Kadılar ve ihtisap ağaları, fiyatların aşırı yükselmemesini ve ölçü-tartı işlemlerinin doğru yapılmasını kontrol ederdi.
Bedesten kelimesi aslen Farsça kökenli olup, TDK Türkçe Sözlüğü’ne göre “kumaş, mücevher vb. değerli eşyaların satıldığı kapalı çarşı” anlamına gelmektedir. Bedestenler müstakil yapılar olabildiği gibi büyük çarşıların içerisinde de yer alabilirdi; örneğin Kapalıçarşı’nın içinde Cevahir Bedesteni bulunmaktaydı. Bedestenler oldukça güvenli yapılar olup geceleri kilitlenir, bedesteni korumakla görevli muhafızlar bulunurdu. Kalın taş duvarlarla inşa edilen bu yapılar, sağlam kapılara sahipti. Bu özellikler bedestenleri hem soygunlara hem de dönemde yaygın olan yangınlara karşı korumaktaydı. Güvenli olmaları nedeniyle bedestenler, halkın değerli eşyalarını emanet ettiği mekânlar hâline gelmiş ve adeta banka işlevi görmüştür. Esnaf loncalarına ait defterler ile mahkeme kayıtları, bedestenlerin içerisinde bulunan kasalarda saklanırdı. Bu kasaların iki anahtarı bulunur; anahtarlardan biri kiralayanda, diğeri ise bedesten muhafızında olurdu.
HANLAR VE KERVANSARAYLAR
Osmanlıda ticaret yapılan mekanlardan bahsederken ticaret zincirinin bir başka parçası olan hanlar ve kervansaraylardan da bahsetmek gerekirdi. Hanlar şehir merkezinde bulunup tüccarların mallarını depolayıp konakladığı yapılardı. Genellikle iki katlı olurlardı ve merkezde avlu bulunurdu. Alt katlarda depolar ve dükkanlar üst katta esnaf odaları bulunurdu. Sosyal etkileşimlerin yoğun olduğu mekanlardır ve çok farklı bölgelerden gelen insanların sadece ticari alışveriş değil aynı zamanda kültürel alışverişte bulunduğu yerlerdir. Hanlar genellikle çarşı ve bedestenlerin yanında bulunurdu. Tüccarlar arası ticari anlaşmaların yapıldığı yerlerdi. Hanların büyük çoğunluğu vakıflara aitti ve gelirleri cami medrese gibi kurumlara aktarılırdı. Çarşılarda olduğu gibi hanlarda her hanın temelini oluşturan bir meslek grubu vardı. Hanların isimleri bu meslek gruplarına göre belirlenirdi Koza han ile İpek han örneklerinde hanlar isimlerini ticareti yapılan üründen almıştır. Hanlarda tüccarların yanında gezginler ve resmi görevliler de konaklardı. Hatta 19. Yüzyılın sonlarına doğru yıkılan bir han olan İstanbul’daki “Elçi Hanı” sadece elçilerin konakladığı bir han olarak bilinirdi. [5] Hanlar ticaretin geliştiği büyük şehirlerde yoğunlaşmıştır. Bu şehirlerin başında İstanbul gelirken İzmir gibi limanların bulunduğu büyük ve ticaretin gelişmiş olduğu şehirlerde de çok sayıda han bulunur. Günümüzde İzmir’de ayakta kalan 18 han bulunmakta iken, bugün mevcut olmayan 83 han hakkında da tarihi kaynaklardan gelen bilgiler derlenmiştir. Kaynaklar göre İzmir’de 17. ve 18. yüzyıllarda inşa edilmiş ve plan tipleri açısından çeşitlilik gösteren hanların sayısı, kaynaklara göre 60’tan başlayıp 100’ü aşmaktadır.[6]
Kervansaraylar ise beli aralıklarla ticaret yolarında bulunurdu uzun yolculuklarda bulunan tüccarların hem kendilerinin hem de bineklerinin dinlendiği yerlerdi. Kervansaraylar tüccarları korumak üzere tasarlanmış olup kaleye benzeyen yapılardı. Geniş avluları vardı. İçinde mescit, ahırlar, depolar, odalar ve mutfak bulunurdu. Özellikle gece vakitlerinde yolculuk yapmak o dönemde çok tehlikeliydi. Kervansaraylar, kervanları ve tüccarları yağma gibi çeşitli tehlikelerden korurlardı. Dolayısıyla ticaretin güvenliği için vazgeçilmez kurumlardı. Kervansarayları yabancı tüccarlar da kullanırdı ve bu nedenle sosyal ve kültürlerarası etkileşim merkezlerindendi. Kervansarayların çalışma mantığı vakıf sistemi üzerine olup tüccarlara belirli günler boyunca ücretsiz yemek, yatacak yer ve hayvanlarına bakım hizmeti sağlanırdı. Kervansaraylar sayesinde Osmanlı İmparatorluğundaki Doğu-Batı ticaret yolları güvenli hale gelmiştir. Osmanlı döneminde inşa edilen kervansaraylar Selçuklu ve öncesindeki dönemde inşa edilen kervansarayların aksine müstakil yapılar olmayıp hac yolu üzerine inşa edilen menzil külliyelerinin bir parçası olarak yapılmıştır. Payas Sokullu Külliyesi buna bir örnektir. Osmanlı kervansaraylarının en önemli örneklerinden biri günümüzde otel olarak hizmet veren ve İstanbul’a gelen kervanların son uğrak yeri olan Edirne’deki Rüstem Paşa Kervansarayıdır.[7]
KAHVEHANELER
Günümüzde biriyle buluşulmak istendiğinde akla ilk gelen mekanlardan biri kafelerdir. Osmanlı döneminde ise günümüzdeki kafeler yerine kahvehaneler bulunurdu. Fakat kahvehanelerin toplumdaki rolü sadece kahve içilen yerlerden çok daha fazlasıydı. Bu durumu” Gönül sohbet ister kahve bahane” sözü ile de anlayabiliriz. Osmanlı İmparatorluğuna ilk kahve 16. Yüzyılda Yemenden geldi[8]. İlk kahvehane ise 16. Yüzyılın başlangıcında hicaz bölgesi ve Kahire şehrinde ortaya çıkmasına rağmen kahvehanelerin tüm imparatorluğa yayılması İstanbul ile birlikte olmuştur. İstanbul’daki ilk kahvehane 1550li yılarda Tahtakale’de açıldı. Zaten Tahtakale sonra da pek çok kahvehanenin bulunduğu bir mekan olmuştur[9]. Kısa sürede Osmanlı imparatorluğu içinde Anadolu’ya ve Rumeli’ne yayıldı. Kahvehanelerin ortasında ocak ve kahve pişirme bölümü etrafında ise oturmak için sedirler ve masalar olurdu. Kahvehaneler Osmanlı toplumunun bir numaralı sosyalleşme yeriydi. Yapılan aktiviteler kahve içmekten ibaret değildi vatandaşlar buralarda sohbet eder, tavla ve satranç gibi oyunlar oynar, meddahlık yani hikâye anlatıcılığı yapılır, gölge oyunu oynanır, şiir okuma ve musiki toplantıları yapılırdı[10]. Yapılan bu aktiviteler sayesinde kahvehaneler adeta kültürel merkezler haline gelmiştir. Kahvehaneler halk kültürünün yayılmasını ve meddahlar şairler şarkıcılar gibi sanatçıların sanatlarını icra edebileceği yerler haline gelmişlerdi. Kahvehanelere her erkek vatandaş girebilirdi ve bu da kahvehanelerin sosyal farklılıkların azaldığı farklı sosyoekonomik statüdeki insanların sosyalleştiği yerler haline getirmişti.
Kahvehaneler halkın çeşitli olaylardan haberdar olduğu merkezlerdir hem siyasi hem günlük haberler buradan halk arasına yayılırdı. Haberlerin buradan yayılması kahvehanelerin halkın gündemi tartıştığı mekanlar haline gelmesine neden olmuştur. Halk gündemi tartışır çeşitli dedikoduları ve haberleri yayarlardı. Kahvehaneler İstanbul’a ilk geldiği andan beri vatandaşların fazla vakit geçirmesi nedeniyle devlet ricali tarafından iyi bakılmazdı. Örneğin kahvehanelerde en çok yapılan aktivitelerden satranç ve tavla oynanması hakkında Osmanlı’nın sayılı tarihçi ve bürokratlarından biri olan Gelibolulu Mustafa Ali bu oyunları insanları dünya işlerinden ve ibadetten alıkoyduğunu söylemiştir. Özellikle tavlayı zar atılması nedeniyle kumara açılan kapı olarak nitelendirmiş, satrancın ise zeka geliştirici olabileceğini fakat oynamanın devlet ricaline yakışmadığını ve fazla zaman ayrılmaması gerektiğini söylemiştir. İspirli Emir Efendi gibi bazı alimler kahvenin haram olduğunu iddia etmiş yasaklanmasını istemişlerdir. Bostanzade Muhammed Efendi ise helalliği ile ilgili fetva vermiştir[11].
Devleti halkın vaktini boş geçirmesi kadar endişe ettiren başka bir şey ise kahvehanelerde yoğun bir şekilde siyaset konuşulması isyan hareketlerine kapı aralanmasıydı. Durumun ciddiyeti, yöneticilerin, gelişmeleri kontrol altına alabilmek için hafiyeler görevlendirmelerinden de anlaşılabilmektedir.[12] Birer isyan hazırlığı merkezleri olarak görülen kahvehanelerin bu potansiyelini engellemek için kimi zaman dini kimi zaman da sağlık bahaneleri ile yasaklama çabası içine girilmiştir. Devlet kahvehaneleri potansiyel fitne ve isyan mekânı olarak görmüştür. Sonuç olarak 3. Murat zamanında kahvehaneler kapatılmış, 4. Murat döneminde ise tütün gibi başka yasakların yanında kahve de yasaklanmış bizzat padişahın kendisi tebdili kıyafet ile bu yasağı denetlemiştir. Fakat bu yasaklar halkı kahveden yıldırmamıştır sonuç olarak devlet de kahvehaneleri yasaklamak yerine denetlemeyi tercih etmiştir ve kahvehaneler vergiye bağlanıp devletin önemli gelir kaynaklarından biri olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman’ın hükümdarlığının sonunda İstanbul’da 50 adet olduğu tahmin edilen kahvehane sayısı 19. Yüzyılın sonunda 2500’e kadar çıkmıştır. Görüldüğü gibi kahvehaneler Osmanlıda hem sosyal hem siyasi yankıları olan önemli kamusal alanlardı.
19. yüzyılda Tanzimat ve modernleşme süreci ile kahvehanelere benzeyen fakat önemli farkları olan kıraathaneler ortaya çıktı. Kıraathane kelimesi kıraat (okuma) hane (yer) kelimelerinin birleşimi olup okuma yapılan mekân anlamına gelir. Kahvehanelere alternatif olarak ortaya çıkmışlardır kahvehanelerin günlük muhabbet ortamı yerine kültürün ve eğitimin olduğu mekanlar olmuşlardır. İçinde kitap ve gazeteler olurdu ve bu tür imkanlar kahvehanelerde bulunmazdı. Hedef kitle aydınlar, öğrenciler memurlar gibi okuma yazma bilen halktı. Buralarda kitap gazete ya da dergiler okunur bunlar hakkında tartışılırdı. Kıraathaneler kamuoyunun oluşumuna katkı sağlamış siyasi tartışmaların merkezleri olmuştur. Özelikle tanzimat ve 2. Meşrutiyet dönemlerinde kıraathaneler fikir alışverişi ve siyasi tartışmaların yaşandığı merkez mekanlardan biri haline gelmiştir
MESİRE YERLERİ
Osmanlı İmparatorluğundaki kamusal alanlardan bahsederken mesire yerlerinden de bahsedilmesi gerekir. Mesire yerleri halkın dinlenmek, eğlenmek ve sosyalleşmek için gittiği açık hava alanlarıdır. Mesire kelimesi Arapça kökenli bir kelime olup TDK Türkçe sözlüğe göre “Gezilecek, piknik yapılacak yer” manasına gelir. Mesire yerleri doğal alanlar olup genelde su kaynaklarına yakın yerler olurlardı. Osmanlıda şehirlerin etrafındaki dere kenarları, bahçeler, korular nehir kenarları gibi doğal alanlar mesire yeri olarak kullanılırdı. Mesire yerleri herkese açıktı memur, esnaf zengin, fakir fark etmeksizin her vatandaşa açık mekanlardı hatta sadrazamlar bile Üsküdar’da bulunan Göksu mesire yerine giderlerdi.[13] Bu alanlarda büyük kutlamalar yapılırdı. Bu kutlamalar, nişanlar düğünler ya da bayram kutlamaları olarak örneklendirilebilir. Mesire alanlarında yapılan bazı kültürel aktiviteler şunlardır; şiirler okunur, musiki yapılır, Meddahlık, Karagöz Hacivat oyunu gibi aktiviteler yapılırdı. Mesire yerlerinde yiyecek içecek satıcıları, kayıkçılar bulunurdu. Mesire alanlarına örnek olarak 18. Yüzyıl Lale Devri’nin en ünlü mesire yeri olan Kağıthane (Sadabad) örnek verilebilir. Osmanlı Devleti’nde “mesire” denince akla ilk gelen yer Kâğıthane olurdu. Kâğıthane Deresi’nin kıyısında yer alan bu mesire yeri, güzelliğiyle ün salmıştı. Özellikle Lale Devri’nin simgelerinden biri olan bu gezinti ve eğlence alanı, yabancı seyyahlar tarafından “Avrupa’nın Tatlı Suları” olarak adlandırılmıştı. Bölgedeki lalelerden dolayı “Lâlezâr Mesiresi” olarak da bilinirdi. 15. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar yaklaşık 500 yıl boyunca İstanbul halkının en çok tercih ettiği gezinti alanlarından biriydi. Özellikle Lale Devri’nde III. Ahmed’in yaptırdığı Sâdâbâd Kasrı, bölgenin cazibesini daha da artırmıştı. Cetvel-i sim denilen yapay çağlayanlar, havuzlar ve çeşmelerle Kağıthane deresinin iki yanına kurula köşkler, köprüler halkın ilgisini bu bölgeye çekmişti.[14]
Mesire alanları ile ilgili ilgi çekici bir konu ise mezarlıkların mesire alanları olarak kullanılmasıydı.[15] Günümüzde mezarlıkta yapılması uygun görülmeyecek eylemler Osmanlı toplumunda doğal karşılanırdı. Halk mezarlıkları sadece ölüleri anma yeri olarak görmez aynı zamanda sohbet ve zaman geçirme mekanı olarak görürdü. Bunun nedeni fiziksel olarak Osmanlı mezarlıklarının genellikle şehir dışında, geniş koruluk ve çınar, servi ağaçlarıyla çevrili yerlerde olması ve bu yüzden serin, gölgeli ve temiz hava sağlayan alanlar olmasıydı. Aynı zamanda bu Osmanlı toplumun düşünce yapısını yansıtır. Osmanlı toplumu, ölümü dünyanın sonsuz olmadığını hatırlatan doğal bir olay olarak görürdü. Mezarlıklar sadece hüzünlü olaylar olmayıp hayatın sonunu hatırlatan, tefekkür yapılan huzurlu ortamlar olarak algılanırdı. Özelikle bayram günleri, kandil günleri ve başka özel günlerde halk önce mezarlıkları ziyaret eder, ölüleri anar ve dua okur ardından ailece oturup yemek yer ve sohbet ederlerdi.
Özelikle 19. Yüzyıl ve sonrasında mesire yerleri aynı zamanda başta saraylılar olmak üzere kadınların da uğrak mekanıydı. 1870’te İstanbul’a gelen Edmondo De Amicis Müslüman kadınları görmenin tek yolunun Avrupa kıtasında Kağıthane, Anadolu kıtasında ise Göksu mesiresine gitmek olduğunu ifade etmiştir.[16] Bir başka örnek olarak Tatlı sular vadisi, cuma namazının ardından bütün İstanbul’un akın ettiği popüler bir mesire alanıydı. Mesire yeri boyunca uzanan sazlıklar ve salkım söğütler arasında uygun bir yer bulma telaşı hiç bitmezdi. İstanbul’un hanımları, en şık feraceleriyle buraya gelirdi. Bu hanımlar süslerine o kadar önem verirlerdi ki aynı feraceyi iki hafta üst üste giymekten kaçınırlardı. Hanımlar, mesireye kayıklarla ya da süslü koşum takımlarına sahip öküz arabalarıyla gelir, minderler ya da halıların üzerine otururlardı. Mesiredeki çeşmenin etrafı ise en kalabalık kısım olurdu; bu alanda sadece kadınlar oturabilir, erkekler kabul edilmezdi. Erkekler ise uzakta çubuklarını tüttürür kahvelerini içer, kendi aralarında sohbet ederlerdi. [17] Görüldüğü gibi mesire alanları Osmanlı kültüründe ve halkın günlük yaşamında çok önemli yer kaplayan kamusal alanlardı. Bu mekanların önemi özelikle Lale Devri sonrasında daha da fazla artmıştı.
SONUÇ
Sonuç olarak, günümüzde vatandaşların farklı amaçlarla kullandığı kamusal alanlar ve ortak kullanım mekânları bulunduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nda da günlük hayatın pek çok alanında kamusal mekânlar mevcuttu. Bu ortak kullanım alanları yalnızca ekonomik ve ticari faaliyetlerin yürütüldüğü yerler değil; aynı zamanda toplumsal, kültürel, dinî ve hatta siyasî hayatın şekillendiği mekânlardı. Bu makalede, söz konusu kamusal alanların en önemlilerinden bazıları ele alınmıştır. Bu alanların Osmanlı İmparatorluğu’nun sıradan vatandaşının hayatındaki rolü ile kültür, din ve siyaset gibi diğer alanlara etkileri, çalışmanın temel alt başlıklarını oluşturmaktadır.
Ele alınan mekânlar sırasıyla şu şekildedir: Cami. Camiler, günümüzde olduğu gibi yalnızca ibadet amacıyla kullanılan alanlar olmayıp Osmanlı toplumunda günlük hayatın pek çok yönüne etki eden merkezlerdi. Makalede, mahalle hayatında caminin rolü; özellikle selâtin camileri başta olmak üzere külliye sistemine sahip camilerin işlevleri ve bu sistemin yapısı ele alınmıştır. Ayrıca caminin diğer toplumsal alanlara etkileri üzerinde durulmuş; bazı örnek olaylar üzerinden caminin mahalle sakinleri için taşıdığı önem ve sosyal hayattaki yeri açıklanmıştır. Bunun yanı sıra, İslam dininin eşitlikçi yapısının bir sonucu olarak camilerin, sıradan vatandaşlarla devlet erkânını ve zengin esnafı bir araya getiren mekânlar olduğu vurgulanmıştır. Özellikle padişahların, her ne kadar cami içinde kendilerine ayrılan hünkâr mahfilinde namaz kılsalar da, halkın cami içerisinde padişahla doğrudan temas kurabildiğine değinilmiştir.
Hamamlar başlığı altında ise hamamların vatandaşların günlük hayatındaki yeri, mahalle sistemi içerisindeki konumları ve kültürel etkileri incelenmiştir. Makalede özellikle hamamdaki kadınlara odaklanılmış; hamamların kadınların sosyal hayatındaki en önemli kamusal alanlardan biri olduğu, kadınların hamamlarda gerçekleştirdikleri faaliyetler ve yabancı gözlemcilerin bu duruma bakışı ayrıntılı biçimde ele alınmıştır.
Bunun ardından, geçmişte olduğu gibi günümüzde de günlük hayatın en önemli unsurlarından biri olan alışveriş ve ticaretin yürütüldüğü kamusal alanlar olan çarşılar, pazarlar ve bedestenler ele alınmıştır. Bu ticari mekânların tanımları, işlevleri, birbirlerinden farkları ve vatandaşların günlük hayatına etkileri açıklanmıştır.
Osmanlı ticaret zincirinin bir diğer halkasını oluşturan hanlar ve kervansaraylar da çalışmada ele alınan konular arasındadır. Han ve kervansarayların tanımları, aralarındaki farklar, bu mekânların sosyal rolleri ve taşıdıkları önem üzerinde durulmuştur. Ayrıca bu yapıların külliye sistemi içerisindeki işleyişine de değinilmiştir.
Daha sonra, 16. yüzyılda İstanbul’a girmesinden itibaren toplum içindeki önemi giderek artan kahvenin tüketildiği ve sosyal hayatın önemli merkezlerinden biri hâline gelen kahvehaneler ele alınmıştır. Kahvehanelerin işleyiş sistemi, mimari düzeni, bu mekânlarda gerçekleştirilen faaliyetler ve ortalama Osmanlı halkı için taşıdığı önem ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Bunun yanında, devlet ricâlinin kahvehanelere bakışı, kahvehane yasakları gibi konular üzerinden kahvenin siyasî boyutu; din adamlarının kahveye dair verdikleri hükümler ve bu konudaki tartışmalar üzerinden ise dinî boyutu ele alınmıştır. Kahvehanelerin halkın haberleşmesi ve sosyalleşmesindeki rolü de ayrıca değerlendirilmiştir. Kahvehanelerin ardından, Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme sürecinde, Tanzimat sonrasında ortaya çıkan ve daha entelektüel, kültür odaklı mekânlar olan kıraathaneler ele alınmış; bu mekânların tanımı, hedef kitlesi ve toplumsal etkileri üzerinde durulmuştur.
Makalede ele alınan son ortak kullanım alanı ise mesire yerleridir. Mesire yerleri, genellikle nehir kenarları, korular ve bahçeler gibi alanlarda yer alan, tüm halka açık mekânlardı. Çalışmada mesire yerlerinde gerçekleştirilen faaliyetler, bu mekânların günlük hayattaki önemi ve sosyal etkileri ele alınmıştır. Mesire yerlerinde yapılan bazı kutlamalar da incelenen konular arasındadır. Ayrıca, mezarlıkların mesire alanı olarak kullanılması gibi ilginç bir kültürel olguya değinilmiş; mezarlıklarda gerçekleştirilen faaliyetler ile bu uygulamanın arkasındaki düşünce yapısı ve bakış açısı açıklanmıştır.
Sonuç olarak, bir toplumun yaşamını anlamak için o toplumun hayatını sürdürdüğü toplumsal alanları tanımak gerekmektedir. Bu makalede, Osmanlı toplumunun en önemli kamusal alanları olan cami, hamam, çarşı, pazar, bedesten, hanlar, kervansaraylar, kahvehaneler ve mesire yerleri ele alınmıştır. Bu mekânların işlevleri, toplumsal hayattaki etkileri ve buralarda gerçekleştirilen faaliyetler değerlendirilmiştir. Ayrıca bu alanların siyaseti, kültürü ve dini nasıl etkilediği üzerinde durulmuş; kahve ve kahvehane örneğinde olduğu gibi, siyaset ve dinin bu mekânlara yaklaşımı ayrı bir boyut olarak ele alınmıştır. Son olarak, sıradan bir Osmanlı ferdi için bu mekânların ne ifade ettiği, bu alanların sıradan halkı, zengin esnafı ve devlet ricâlini nasıl bir araya getirdiği incelenmiştir. Bu mekânlar, Osmanlı toplumunun sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarının karşılandığı en önemli alanlar arasında yer almıştır.
KAYNAKÇA
Osmanlı Kentinde Ticari Mekânlar: Bedesten-Han-Arasta-Çarşı Mekânları Literatür Değerlendirmesi, Tuba Akça
Turkish baths and their functions as represented in the memoirs of Westerners, Ercan Kaçmaz
OSMANLI DEVLETİNDE LONCA TEŞKİLATI YAPISI VE YÖNETİM DÜŞÜNCESİ İLE KARŞILAŞTIRILMASI, Muhasebe ve Finans Araştırmaları Dergisi
OSMANLI’DA KAMUSAL ALAN -OSMANLI KÜLLİYELERİ Yrd. Doç. Dr. Aytül PAPİLA
Osmanlı Devleti’nde Sosyal Hayat Prof. Dr. Özgür YILDIZ
19. Yüzyılda Osmanlı’da Mesire Yerleri, Nurhilal Şimşek
OSMANLI ARAŞTIRMALARI IV, HALiL İNALCIK-NE AT GÖYÜNÇ HEATH W. LOWRY
Çelik, Zeynep. “Osmanlı Camileri ve Kamusal Alan.” İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 2012.
- Gürallar, 2009 ↑
- (Bkz. Ankara Şer. Sic. VI/237.) ↑
- Mary Mills Patrick 1929: 45 ↑
- Mary Mills Patrick, 1929: 75-76 ↑
- (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, İstanbul, 1970, sy. 24, s. 93-130 ↑
- Bozkurt Ersoy, “İzmir Hanları Üzerine Bazı Tespit ve İncelemeler”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 32/1-2 (1988): 95–103. ↑
- Rüstempaşa Kervansarayı ile ilgili daha fazla bilgi: Gamze Fahriye Pehlivan, “Edirne Rüstempaşa Kervansarayı’nın Yeni İşlevinin Değerlendirilmesi”, Mimarlık Bilimleri ve Uygulamaları Dergisi (2018) ↑
- 2 Tom Standage, Altı Bardakta Dünya Tarihi, İstanbul 2005, s.149. ↑
- Ekrem Işın, a.g.m., s. 388. ↑
- Kahvehanelerde yapılan sosyal aktiviteler ile ilgili daha fazla bilgi için TDV islam ansiklopedisi: kahvehaneler ↑
- Eliaçık, Muhittin. “Bostanzâde Muhammed Efendi’nin Manzum Kahve Fetvası – Tenkitli Metin.” TEKE: Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, 9(4), 1442-1453. ↑
- Cengiz Kırlı, “Kahvehaneler ve Hafiyeler: 19. Yüzyıl Ortalarında Osmanlıda Sosyal Kontrol”, Toplum ve Bilim, S. 83, Y. 2000, s. 59. ↑
- Murad Efendi, Türkiye Manzaralar, çev. Alev Sunata Kırım, (İstanbul: Kitap Yayınevi, 2007), 345. ↑
- Necdet Sakaoğlu, Nuri Akbayar, Binbir Gün Binbir Gece, (İstanbul: Denizbank Yayınları, 1999), 98 ↑
- Daha fazla bilgi için: Özgü Çelik Osmanlıda Eğlence: İstanbulun Sosyal ve kültürel hayatından manzaralar kitabı ↑
- Edmondo De Amicis, İstanbul, çev., Sevinç Tezcan Yanar, (İstanbul: Pegasus Yayınları, 2009), 205. ↑
-
5 La Baronne Durand De Fontmagne, Kırım Harbi Sonrasında İstanbul, çev., Gülçiçek Soytürk), (İstanbul: Tercüman Yayınları, 1977), 55-59. ↑
